Şenol Güneş, Trabzonspor’da başlayan ve Türkiye’nin en üst noktasında devam eden kariyerinde pek çok kez başarılı oldu. Otuz yılı aşan bu serüveninde ona her zaman eşlik eden tek bir şey vardı: Sevgi.

Şenol Güneş, Trabzonspor’da başlayan ve Türkiye’nin en üst noktasında devam eden kariyerinde pek çok kez başarılı oldu. Otuz yılı aşan bu serüveninde ona her zaman eşlik eden tek bir şey vardı: Sevgi.

Şenol Güneş, daha önce Socrates'e 35. sayıda konuşmuştu. Elbette o günden bu yana çok şey değişti. Misal 36 sayı daha çıkardık. Şenol Güneş'in hayatında da pek çok şey değişti. Artık Beşiktaş'ın değil, Türkiye Milli Takımı'nın teknik direktörü. Dünya şampiyonundan dört puan aldı, uzun süre sonra ülkesi ile büyük bir turnuvaya katılacak olmanın heyecanını yaşıyor. Pandemiden herkes gibi o da etkilendi ama salgının heyecanını öldürmesine izin vermedi. Ve ne yazık ki yakın tarihte çok değerli bir futbol büyüğünü kaybetti. Kısacası, konuşacağımız çok konu vardı. Milli Takım macerasından başlayarak…

Geçen yıldan beri pandemi nedeniyle çok şey değişti, EURO 2020 de ertelendi. Sizi şahsen nasıl etkiledi tüm bu süreç?

Olağanüstü bir dönemdi ama sadece pandemiden bahsetmiyorum, öncesi de vardı. Biliyorsunuz, iki takımı birden çalıştırmaya nedense hiçbir zaman sıcak bakmadım. Çünkü işime tam konsantre çalışarak başarılı olan biri oldum hep. Ama şartlar beni o zaman Beşiktaş'ın başındayken Milli Takım'la çalışmaya sevk etti.

Milli Takım'daki ilk döneme iyi başladık ve iyi bitirdik. Sonraki ayları organizasyon için ayırmıştım. Rakiplerin durumunu inceledik, takım analizlerine girdik ve kamp konumlarını hazırladık. Ama Mart gelince pandemi başladı ve her şey bitti. Başkan sordu "Hocam ne yapacağız şimdi?" diye, cevabım belliydi: "Her şey çöpe."

Herkes için zor bir durum bu. Futbolcular, yönetim, medya… Uyum sağlamaya çalıştık. Sonbaharda UEFA Uluslar Ligi'ne katıldık ama hayal kırıklığı oldu sonuçlar, hoşumuza gitmedi. Bu süreçte yeni oyuncuları görmek iyi oldu bizim için. Elimizde mevcut bir kadro var ama sakatlıklar da futbolun gerçeği. Eski sakat oyuncular Eylül'de bile tam hazır değildi. Kısacası, 2020 kayıp bir yıl oldu bizim için. Yılın son üç ayı biraz top oynadık ama oynanan futbolu, kafamdaki karşılık olarak görmüyorum.

Elemelerdeki hedef maçlara bakınca Mahmut, Okay, Ozan, Dorukhan ile orta sahayı daha kesici oyuncularla kurduğunuzu gördük. Ama geçmişte Colman-Selçuk, Atiba-Oğuzhan gibi pas yüzdesi yüksek oyunculardan kurulu orta sahalar çarpıyor göze. Hedef maçlardaki değişimin, Sporting ile Napoli'de başladığını ve gruplarda da devam edebileceğini söyleyebilir miyiz?

Evet, geçmişte hepsini oynattık. Ama artık hücumdaki savunma, savunmadaki hücum yapacak, istenen bu. Dediğiniz Napoli maçları örneğini de kullandık, kullanmadık değil. Örneğin ben Dünya Kupası'nda Tugay'ı ön libero oynattım -ki Tugay'ın defansif yönü azdı- ama yanlarında Okan, Emre gibi iki dinamik oyuncu ile kullandım onu. Tugay'ın o noktada oynamasını istememin sebebi, top kendisinde kalmadan geçişi yapabilen bir oyuncu olmasıydı. Orta sahadaki oyuncu, top daha kendisine gelmeden atacağı yeri kafasında tayin ettiği zaman, oyunu çok hızlandırır. Büyük oyuncu profilidir. Bizim iyi, hızlı pas yapabilen takım olmamızın temel sebeplerinden biri buydu.

Zaten ben her zaman hızlı pas akışlarını severim. Oğuzhan-Atiba'nın hatta Sosa'nın olması size bu oyunu oynatır. Ama bu oyunu tam şekilde oynamak için herkesin bu oyuna uygun olması lazım. Orta saha kurgusu kadar savunma hattının da bu oyuna cevap vermesi lazım. Beşiktaş'tan örnek vereyim, Tosic ile Marcelo hızlı ve bu oyuna uygun oyunculardı. Beşiktaş'ın en iyi stoper hattıydı. Oysa transfer edilen çok kaliteli iki oyuncu vardı. Hem Pepe hem de Vida değerli oyuncular ama senin takımında eşleşiyor mu, o önemli. Sen kullanabiliyor musun sisteminde? Pepe, dünya markası. Vida da öyle. Ama Tosic ve Marcelo'yu bedavaya aldık, yüksek paraya sattık.

Dağıldık biraz, geri geleyim. Mahmut ve İrfan'ın verimi iyiydi. O alanda hücuma dönük kimi oynatabiliriz? Hakan var. Hakan'ı kanatta oynattım, orta sahada oynattım. Orada kimi oynatacaksak bazen çift orta saha yapıp o yaratıcıyı onların önüne koyabiliriz. Kenara da bir santrfor koyup top bizdeyken çift santrforlu bir sistemi oynattığım da oldu.

Mesela Napoli dediniz, bakalım o maça. Caner-Adriano'dan yaptım sol kanadı. Caner arkada, Adriano önünde. Riskli bir harekettir aslında. Caner'in önde oynamasını beklersiniz savunmasından dolayı. Ama orada Adriano'yu oynatmamın sebebi, iki yönlü olarak daha çok katkı vereceğini düşünmemdi. Adriano, Caner'in kanatta oynayıp savunmaya vereceği katkıdan daha çok katkı verebilirdi ofansif anlamda. Ha, o maç üstüne bir de gol attı.

Sağ kanatta da Gökhan yerine Beck-Quaresma denedim. Ricardo'nun sebebi biraz da Ghoulam'ın çıkmasını engellemekti. Ama ön hatları da kuvvetli, çok hızlı oyunculardan oluşuyordu. İşte orada da Necip'i kullandım. Sporting'e karşı da yapmıştım benzerini. Ben Napoli'de bu kadroyla başarılı oldum ama bir başka maçta da aynısını yapıp "Bu nasıl kadro?" dendiği oldu. Kafanızda bir sürü senaryo vardır, en uygununu seçersiniz. Karşılığını alınca başarılı, alamayınca başarısız ilan edilirsiniz.

Son haftalardaki Galatasaray maçında da aynı yapıyı kullanmıştınız?

Evet, 2-0 yenildiğimiz. O gün herkes "Neden Necip ile başlarsın böyle maça?" demişti. Normal bunlar, insanlar eleştirecek. Ama bizim de kafamızda bir sürü proje oluyor, onu anlatmak istiyorum. Projelerden biri de iskeleti oturtmak. O iskeleti kurarken de oyuncu düşünüyorum hep. Okay mesela, çok iyi bir oyuncu. Savunma ağırlıklı maçlarda düşünebileceğim bir oyuncu. Ama yavaş kalabiliyor. Eğer pas temelli bir oyunu yavaş oynarsanız, baskı yersiniz. Ben daha hızlı oynamak istiyorum oyunu, daha hızlı paslaşmak istiyorum. Tugay'dan bahsettim. O da yavaştı ama o kadar hızlı oyuna sokardı ki topu, topun onda durduğunu görmezdiniz.

Mahmut bu rolü iyi yapabilen bir oyuncu. Taylan ve Dorukhan da oraya gelebilir. Salih olur mu? Ona da bakıyoruz. Belki İrfan ve Ozan'ı birlikte kullanabilirim fakat onları kullanınca onların da savunmada zaaf yarattığını görüyorum. Bizim hücumu düşünen oyuncularda hep bu var. Bir eğitim eksikliğidir bu.

Eğitim eksikliği Tolisso ve Oğuzhan örneğini çağrıştırdı. Tolisso, Bayern'e gittiğinde Oğuzhan'ın da büyük takımlara gitmesinin mümkün olabileceğinden bahsetmiş ve eklemiştiniz: "Oyuncum geçen seneki oyununun üstüne koyamazsa, kendini sorgulamalı." Yukarı doğru ivmelendikten sonra, yerli futbolcuların üzerine koyamamalarının sebebi nedir?

Biz ülkece sonuçtan çıkarak sebebi arıyoruz. Sebepten bakarsak zaten yanlışlarımız var. Kendim için de geçerli bu. Ben bu işe başlarken hiçbir eğitim görmedim ki! Sonra bana "Senin en iyi kaleci olman lazım" diyorlar. Birkaç iyi maç oynadım diye neden denir ki bu? Ben ona hazır olamadım daha. Ben bu boy ile kaleci oldum. Şimdi kendimi seçme şansım olsa seçmem. Seçim şansı yoktu eskiden. Bugün baktığınızda seçecek oyuncumuz var. Oyuncularımız teknik, taktik, kondisyon olarak gelişiyorlar ama karakter olarak da güçlü gelmeleri lazım. Konuşmaları, hayata bakışları, davranışları… Oynamadığında verdiği tepkileri, oynadığında sevinçleri. Hepsini bir bütün olarak ele alıp ona göre bir futbolcuya 'futbolcu' diyoruz sonuçta.

Hep derim, biz bir oyuncuya ceza verdiğimizde o oyuncuya değil, davranışa ceza veriyoruz. "Hoca beni çok sevmiyor!" Bu sevgi ile alakalı değil ki! Ben seni çok seviyorum ama bu davranışını doğru bulmuyorum. Hakemden şikâyetçisin, hocadan şikâyetçisin, attığın pastan şikâyetçisin… Veya abartıyorsun, diğer tarafta memnuniyetini de fazla gösteriyorsun. Neyse onu göreceksin bu hayatta, onu gördüğün zaman değerlenir her şey.

Hep şu denir "Avrupa'ya giden oyuncularımız çok farklı oluyor." Hayır, burada bildiklerini orada uygulama alanı buluyor. Düzen onu sana yaptırıyor. Avrupa'daki gurbetçi Türklerin araba kullanış şekli ile buradaki şekli bir mi? Neden burada da aynı şekilde sürmüyorlar arabayı? Çünkü ortam farklı. Hepimiz bu ortamın öznesi ve suçlusuyuz. Biraz gidiyorsun, arkadan bir araba emniyet şeridine girip basıyor gaza. Duruyorsun, bekliyorsun ama emniyet şeridi hâlâ kullanılıyor. Öyle olunca sen de içinden "Eh, hadi ben de bir gireyim madem" diyorsun. Genel yaşam kültüründeki bu eksikliği, spor kültürüne eksiksiz şekilde taşıyıp düzeltmeye çalışıyorsun. Hadi kısmen yapıyorsun bunu da yeterli olabilir mi? Olamaz. İşte yerli oyuncular bu sürüncemenin içinde kalıyor çoğu zaman.

Mesela Oğuzhan'dan bahsettiniz; çok beğendiğim, yetenekli bir oyuncu. Sezon başında aradım, ona şunları söyledim: Bazen bazı oyuncuların başarısızlıkları, onları daha başarılı kılabilir. Bazen de bazı oyuncuların başarılı olmamaları, onun hemen teslim olmasına sebep olur. Düşebilirsiniz ama tekrar yükselmek de elinizde. Ozan (Tufan) örneğin, düştü ama yeniden kalktı ayağa. Teslimiyet sağlıklı bir düşünce yapısı değil.

Eğer sağlıklı düşünce yapın yoksa, bugün ayağa kalkar, sonra yine düşersin. Futbol günlük başarılar ile sürdürülebilecek bir iş değildir. Günlük başarı size sadece vesile olur. Siz bu vesileyi sürdürülebilir başarıya çeviremezseniz, kaybedersiniz.

Ben inanıyorum ki Oğuzhan, Abdülkadir, Yusuf gibi oyuncular bu konularda eğitimlerini çok iyi alıp güçlü bir oyun ve iş disiplini içerisinde ciddiyetle çalışırlarsa, yaratıcılıkları ön plana çıkacak. Zaten bizim yaratıcılık ile sorunumuz hiç yok ki! O yaratıcılığı çıkarıp sunmak zor. Oyuncuların özgür olmasını ve yaratıcılığını sahada en iyi şekilde kullanmasını isterim ben.