Gil Pender, nişanlısı Inez ve onun ailesiyle birlikte Paris’e gelir. Hayalperest, romantik ve nostaljiye düşkün bir senarist olan Gil, yazdığı senaryolardan tatmin olmaz; zihni uzun süredir peşini bırakmayan bir romanın etrafında dolaşır. Buna karşın Inez daha gerçekçi ve pragmatiktir. Gil’in edebiyata duyduğu tutku ise özellikle Inez ve çevresi tarafından hafife alınır; bu da onun içten içe sarsılmasına ve özgüveninin giderek aşınmasına yol açar. Gil ile Inez’in ilişkisi, Nilgün Marmara’nın “Yabancıların en yakınıydın sen.” sözünü anımsatır; çünkü insan, en çok anlaşılmayı beklediği yerde en derin yalnızlığı yaşar. Bir de Inez’in arkadaşı Paul vardır ki sözde entellektüel ve kısıtlı bilgisiyle gösteriş yapmaya çalışan biridir ve Inez ona daha çok sempati duymaktadır. Gil, Nişanlısının arkadaşlarından sıkılmasıyla beraber Paris sokaklarında gezintiye çıkar ve işte o zaman film başka bir boyuta evrilir.
Gece yarısı çanlar çaldığında Gil, kendini bir anda 1920’lerin Paris’inde bulur. Ernest Hemingway, F. Scott Fitzgerald, Zelda Fitzgerald, Gertrude Stein, T. S. Eliot, Pablo Picasso ve Salvador Dalí gibi sanatçılarla karşılaşır; onlarla sohbet etme ve dünyalarını yakından tanıma fırsatı bulur. Hemingway’in aracılığıyla romanını ünlü yazar ve eleştirmen Stein’a okutma imkânı elde eder.
Gil, Picasso’nun ilham perisi olan büyüleyici Adriana’ya âşık olur. Ancak bu aşkın kırılgan bir yanı vardır: Adriana da yaşadığı zamandan hoşnut değildir; onun özlemi, La Belle Époque’a, yani “Güzel Dönem”e yöneliktir. Henüz başlamadan sona yazılmış bu aşk, Adriana’nın geçmişte kalmayı seçmesiyle son bulur. Gil’in şu sözleri ise filmin özünü açık eder: “Şimdiki zaman tatmin edici değildir, çünkü hayatın kendisi de tatmin edici değildir.”
Sonunda Gil, gerçeği görür; nişanlısına duyduğu bağın bir yanılsama olduğunu fark eder ve Paris’te kalmaya karar verir. Film, onun için Paris’in sürprizlerinin henüz bitmediğini sezdirerek sonlanır.
Paris’e yazılmış bir aşk mektubu gibi ilerleyen bu film, edebiyat ve nostaljiye gönül verenler için kaçırılmayacak bir deneyim sunar. Gerçekle hayalin sınırlarının eridiği bu dünyada, insan hem kendine yaklaşır hem de hayran olduğu isimlerle aynı zamanı solumanın hayalini kurar. Ve belki de en çok, bir daha yaşanmayacak anlara duyulan özlemi derinden hissettirir.

